ForumYoLu
(¯`•.(¯`•. Hoşgeldiniz .•´¯).•´¯)

ÇOK KOLAY ÜYELİK İÇİN TIKLAYINIZ!


! SİTEDEN YARARLANMAK IÇIN ÜYE OLUN !
! ÜYE OLMADAN LİNKLER GÖRÜNMEZ !
! GİRİŞ YAPMADAN REKLAMLAR GİTMEZ !

ForumYoLu

ForumYoLu Web Yuvasına Hoşgeldiniz
 
AnasayfaAnasayfa  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Türk Büyükleri

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
RappeRSRC
Administratör

Administratör



Koç Keçi
Mesaj Sayısı : 449
Kayıt tarihi : 20/04/09
Yaş : 98
Nerden : Anadolunun İzmir-i
Lakap : RappeRSRC
Hayvanınız : 16
Takım : 2
Ruh Halim : 11


MesajKonu: Türk Büyükleri   C.tesi Mayıs 16 2009, 09:30

MEHMET AKİF ERSOY






İstiklal Marşı'nı yazmış, günlük konuşma dilinin şiirle kaynaşmasını sağlayarak halkçı bir nazmın doğuşuna ön ayak olmuştur. 1873’te İstanbul'da doğdu, 27 Aralık 1936'da aynı kentte öldü. Bir medrese hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona "Rağıyf" adını vermiş, ancak bu yapma kelime anlaşılmadığı için çevresi onu "Âkif" diye çağırmıştır. Babası Arnavutluk'un Şuşise köyündendir, annesi ise aslen Buharalı'dır.

Mehmed Âkif ilköğrenimine Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebinde başladı. Maarif Nezareti'ne bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüştiyesi'ni bitirdi. Bunun yanı sıra Arapça ve İslami bilgiler alanında babası tarafından yetiştirildi. Rüştiye'de "hürriyetçi" öğretmenlerinden etkilendi. Fatih camii'nde İran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dede'nin derslerini izledi. Türkçe, Arapça, Farsça, veFransızca bilgisiyle dikkati çekti. Mekteb-i Mülkiye'nin idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı. Edebiyat hocası İsmail Safa'nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşıladı. Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı.

1889'da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi'ni 1893'te birincilikle bitirdi. Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da köylülerle yakın ilişkiler kurma olanağı buldu. İlk şiirlerini Resimli Gazete'de yayımladı. 1906'da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907'de Çiftçilik Makinist Mektebi'nde hocalık etti. 1908'de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edildi. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamadı.

1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Eşref Edip'in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar yazmaya, şiirler ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler yayımlamaya başladı. 1913'te Mısır'a iki aylık bir gezi yaptı. Dönüşte Medine'ye uğradı. Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki görüşleri pekişti. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa etti. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi'nde kitabet ve Darülfununda edebiyat dersleri vermeye devam etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and içti. I. Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin'e gönderildi. Burada Almanlar'ın eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı. Çanakkale Savaşı'nın akışını Berlin'e ulaşan haberlerden izledi. Batı uygarlığının gelişme düzeyi onu derinden etkiledi. Yine Teşkilât-ı Mahsusa'nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid'e ve savaşın son yılında profesör İsmail Hakkı İzmirli'yle birlikte Lübnan'a gitti. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirildi. Savaş sonrasında Anadolu'da başlayan ulusal direniş hareketini desteklemek üzere Balıkesir'de etkili bir konuşma yaptı. Bunun üzerine 1920'de Dâr-ül Hikmet'deki görevinden alındı. İstanbul Hükümeti Anadolu'daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu'da yayımlanmaya başladı ve Mehmed Âkif bu vilayette halkın kurtuluş hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü. Nasrullah Camii'nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır'da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı.



Burdur mebusu sıfatıyla TBMM'ye seçildi. Meclis'in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921'de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart'ta birinci TBMM tarafından kabul edildi. Sakarya zaferinden sonra kışları Mısır'da geçiren Mehmed Âkif, laik bir Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması üzerine Mısır'da sürekli olarak yaşamaya karar verdi. 1926'dan başlayarak Camiü'l-Mısriyye'de Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yaptı. Bu gönüllü sürgün yaşamı sırasında siroz hastalığına yakalandı ve hava değişimi için 1935'te Lübnan'a, 1936'da Antakya'ya birer gezi yaptı. Yurdunda ölmek isteği ile Türkiye'ye döndü ve İstanbul'da öldü.

Mehmed Âkif'in 1911'de 38 yaşında iken yayımladığı ilk kitabı Safahat bağımsız bir edebi kişiliğin ürünüdür. Bununla birlikte kitabın Tevfik Fikret'ten izler taşıdığı görülür. Fransız romantiklerinden Lamartine'i Fuzuli kadar, Alexandre Dumas fils'i Sâdi kadar sevdiğini belirten şair, bütün bu sanatçıların uğraşı alanlarına giren "manzum hikâye" biçimini kendisi için en geçerli yazı olarak seçmiştir. Ancak, sahip olduğu köklü edebiyat kaygusu onun yalınkat bir manzumeci değil, bilinçle işlenmiş ve gelişmeye açık bir şiir türünün öncüsü olmasını sağlamıştır. Mehmed Âkif'in düşünsel gelişiminde en belirleyici öğe onun çağdaş bir İslamcı oluşudur. Çağdaş İslamcılık, Batı burjuva uygarlığının temel değerlerinin İslam kaynaklarına uyarlı olarak yeniden gözden geçirilmesini, Batı'nın toplumsal ve düşünsel oluşumuyla özde bağdaşık, ama yerel özelliklerini koruyan güçlü bir toplum yapısına varmayı öngörür. Bu görüşe koşut olarak Mehmed Âkif'in şiir anlayışı Batılı, hatta o dönemde Batı'da bile örneklerine az rastlanacak ölçüde gerçekçidir. Kafiyenin geleneksel Osmanlı şiirinde bir bela olduğunu savunan, resim yapmanın yasak sayılmasının, somut konumların betimlenmesini aksattığı ve bu yüzden şiirin olumsuz etkiler altında kaldığı görüşünü ileri süren Mehmed Âkif, Fuzuli'nin Leylâ vü Mecnûn adlı yapıtının plansız olduğu için yeterince başarılı olamadığını dile getirecek ölçüde çağdaş yaklaşımlara eğilimlidir. Konuşma diline yaslandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan doğan bağların üstesinden gelmiş, hem de şiirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmiştir. Dilde arılaşmadan yana olan tutumunu her şiirinde biraz daha yalın bir söyleyişi benimseyerek somutlukla ortaya koymuştur. Mehmed Âkif geleneksel edebiyatın olduğu kadar, Batı kültürünün değerleriyle etkileşimi kabul eder, ancak Doğu'ya ya da Batı'ya öykülenmeye şiddetle karşı çıkar. Çünkü her edebiyatın doğduğu toprağa bağlı olmakla canlılık kazanabileceği ve belli bir işlevi yerine getirmedikçe değer taşımayacağı görüşündedir. Gerçekle uyum içinde olmayı herşeyin üstünde tutar. Altı yüzyıllık seçkinler edebiyatının halktan uzak düştüğü için bayağılaştığına inanır. İçinde yaşanılan toplumun özellikleri göz önüne alınmadan Batılı yeniliklere öykünmenin doğrudan doğruya edebiyata zarar vereceği, "edebsizliğin başladığı yerde edebiyatın biteceği" anlayışına bağlı kalarak "sanat sanat içindir" görüşüne karşı çıkmış, "libas hizmetini, gıda vazifesini" gören bir şiiri kurma çabasına girişmiştir. Bu yüzden toplumsal ve ideolojik konuları şiir ile ve şiir içinde tartışma ve sergileme yolunu seçmiştir. Bütün çıplaklığıyla gerçeği göstermekteki amacı okuyucusunu insanların sorunlarına yöneltmektir. Bu kaygıların sonucu olarak yoksul insanların gerçek çehreleriyle yer aldığı şiirler Türk edebiyatında ilk kez Mehmed Âkif tarafından yazılmıştır. Mehmed Âkif şiirinin yaşadığı dönemde ve sonrasında önemini sağlayan gerçekçi tutumudur. Bu şiirde düş gücünün parıltısı yerini gözle görülür, elle tutulur bir yapıya bırakmıştır. Şairin nazım diline bu dilin özgül niteliğini bozmaksızın elverişli olduğu gelişmeyi kazandırması, aruz veznini yumuşatmayı, başarmasıyla mümkün olmuştur. Bu aynı zamanda Türkçe'nin şiir söylemedeki olanaklarının ne ölçüde geniş olduğunu göstermesi demektir. Söz konusu dönemde her şairin dili kişisel bir dil kurma adına dar bir vadiye sıkışmak zorunda kalmıştı. Mehmed Âkif dilin toplumsal kimliğini öne çıkarmış, üslupta öz günlük ve kişiselliğe ulaşmıştır. Yenilikçi bir şair olarak, yaşadığı dönemde görülen ölçüsüz yenilik eğiliminin bozucu etkilerine, ölçüsü işleviyle bağlantılı bir şiir kurmak suretiyle sınır çekmeye çalışmıştır...


Eserler


Safahat, 1911; Süleymaniye Kürsüsünde, 1911; Hakkın Sesleri, 1912; Fatih Kürsüsünde, 1913; Hatıralar, 1917; Âsım, 1919; Gölgeler, 1933



iSTiKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, c*, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal.

işte eserlerin eseri..






Çanakkale Şehitlerine

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!"
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ!
Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber...

Mehmet Akif Ersoy



















YÖNETİCİ ALIMLARI DEVAM EDİYOR! YÖNETİCİ OLMAK İÇİN HEMEN BAŞVURUN!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumyolu.yetkinforum.com
RappeRSRC
Administratör

Administratör



Koç Keçi
Mesaj Sayısı : 449
Kayıt tarihi : 20/04/09
Yaş : 98
Nerden : Anadolunun İzmir-i
Lakap : RappeRSRC
Hayvanınız : 16
Takım : 2
Ruh Halim : 11


MesajKonu: Geri: Türk Büyükleri   C.tesi Mayıs 16 2009, 09:39

İBNİ SİNA



Savaş kazanan, ülkeler fetheden önderlere “kahraman” diyoruz. Ya doğayı fetheden, onu sırlarını çözen, insanı doğa ile boğuşturan bilim adamlarına ne diyelim?... Asıl kahraman onlar değil mi?

İşte İbni Sina, evren dediğimiz esrarlı alemin büyülü sırlarını çözen, fikir ve ****fizik yönleriyle doğayı keşfeden, insanın ve doğanın karanlığını, gerçeğin küçük güneşleri ile aydınlatan bir bilim adamı, dahi, bir Türk kahramanıdır. Sanki beyninde bir radtum ışığı taşıyor, her eğildiği konuyu aydınlatıyor, her doğa bilmecesini anında çözüyordu. Onun kadar çok yönlü çalışan ve çalıştığı bütün başka alanlarda en üstün bilgi seviyesine ulaşan başka bir bilim adamı göstermek güçtür.

Belh’li olan ve sonradan Buhara’ya yerleşmiş olan bir ailenin ******dur. 980 yılında Afşan’da dünyaya geldi. 10 yaşında iken, Kur’an’ı bülbül gibi ezberlemiş, gerekli din bilgisini almıştı. 18 yaşına geldiği zaman çağının bütün bilgilerini öğrenmiş, onların üzerinde düşünmeye başlamıştı. İbni Sina kendisi için şunları söylüyor:


“Öteki bilgiler arasında tıp da öğreniyor, nazari bilgimi hastalar üzerindeki gözlemlerimle tamamlıyordum. Böylece aralıksız çalışmaya devam ettim. Geceleri de okumakla, yazmakla uğraşıyordum. Uyku bastıracak olsa bir bardak bir şey içerek açılıyor, yeniden çalışmaya koyuluyordum. Uykuda bile zihnim, okuduğum şeylerle meşgul oluyordu. Çoğu zaman, uyandığım zaman halledemediğim bazı şeylerin uyku sırasında halledilmiş olduğunu gördüm. Bir ara, Aristotales’in “****fizik” ini incelemeye başladım. Bu kitabı belki kırk kere okuduğum halde anlayamadım. Ümitsizliğe düştüm. Bir gün mezatta bir kitap satılıyordu. Beni tanıyan tellal bu kitabı almamı tavsiye etti. Bu, Farabi’nin uğraştığım halde anlayamadığım kon üzerine yazılmış bir eser idi. Kitabı aldım, eve dönünce hemen okumaya koyuldum. O vakte kadar anlayamadığım Aristotales’in kitabındaki fikirleri derhal kavradım. Buna son derece sevindim. Allah’a şükrederek secdeye kapandım; fakirlere sadaka dağıttım.”

“Nazari bilgimi, hastaların üzerindeki tamamlıyordum.”
Diyen İbni Sina o mertebe iyi bir doktordu ki, kimsenin iyi edemediği Buhara Emiri Nuh İbni Mansur’u tedavi etti ve iyileşti. Bunun üzerine Emir, İbni Sina’yı kütüphane müdürlüğüne tayin etti ve burada bulabildiği bütün kitapları okuyarak düşüncesini iyice genişletti ve geliştirdi.

Emir öldükten sonra Buhara’dan ayrıldı ve büyük bilgin Biruni’nin yaşadığı Harzem’e giderek orada bu büyük bilgin ile birlikte çalıştı. İki bilgi denizi Harezem’de birbirine karışarak büyüdüler.fakat fikirlerinden ötürü takibata uğradı. Bilgisinin enginliği yüzünden kıskançlıklarla boğuştu. İran’da şehirden şehre göç etmek zorunda kaldı. Ama bütün bu dalgalanmalar içinde durmadan okudu, durmadan yazdı... Bütün kurduğu teoriler deneyden geçirmiştir. İbni Sina’nın 10. yüzyılın başında kullandığı deneylerden teoriye geçmek metodunu batı dünyası ancak 16. yüzyılda kullanmaya başlayacak ve çağımız uygarlığını bu metodun getirdiği bilgilerle kuracaktır.

İbni Sina’nın 100’den fazla eseri olduğu söylenir. Bazıları, zaman içinde kaybolmuş olsa da en önemlileri ve belli başlıları bugün elimizdedir. Eserlerini Arapça yazıyordu. Yalnız iki tanesini, Farsça’dır. Eserlerinin çoğu tıbba, fiziğe, astronomiye ve felsefeye dairdir. Büyük ansiklopedik eseri “Aş-Şifa” ve bunun özetlenmişi olan “An –Necat” en ünlülerindendir ve dünya tıp tarihinin en büyük eserleri arasındadır. Batının 19. yüzyılda bir tesadüfle fark ettiği insan vücudunda kanın “küçük deveranını” İbni Sina, 10. yüzyılda biliyordu.

İnsan hekimliğinin bütün yasalarını bir bir deney ve gözlemlerine dayanarak yazdığı “Al-Kanun fit-tıp” adlı eseri, Latince’ye çevrilmiş, daha sonra Fransızca, Almanca ve İngilizce çevirileri 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Batının hemen hemen bütün üniversitelerince ders kitabı olarak okutulmuştur. Bugün de Paris Tıp Akademisi salonlarında İbni Sina’nın heykeli –en saygın yerinde- durmaya devam ediyor.

İbni Sina, felsefede tıpkı Farabi gibi başlamış, fakat daha sonraları ondan ayrılarak Yunan felsefesi ile İslam Kelamı’nı uzlaştırmaya çalışmıştır. Bu ilginç deneme, daha sonraki yüzyıllarda sürdürülmüş olsaydı hem doğuda bir felsefe geleneği kurulmuş ve gelişmiş olacak, hem de Batı felsefesi “insan gerçeği” üzerine daha sağlam oturmuş olacaktı. Nitekim 18. yüzyıla kadar Batının hemen hemen bütün filozoflarını etkilemiştir.

Dünyada ilk felsefi roman denemesi, İbni Sina tarafından yapılmış ve yazdığı iki romanla, dünyanın ilk romancısı şerefini kazanmıştır. Eserleri Latince, İbranice, Süryanice’den başlayarak giderek bütün dünya dillerine bir çok defalar çevrilmiş ve yayınlanmıştır. Batı bu büyük Türk bilginini “Avicenne” (Avisen) adı ile tanır. Türkçe’mize de bir çok eseri çevrilmiştir. Bu büyük fikir ve bilim kahramanının 1000. ölüm yıldönümüne, Türk fikir ve bilim adamlarının şimdiden hazırlandıklarını düşünmek tatlı bir umuttur.



















YÖNETİCİ ALIMLARI DEVAM EDİYOR! YÖNETİCİ OLMAK İÇİN HEMEN BAŞVURUN!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumyolu.yetkinforum.com
RappeRSRC
Administratör

Administratör



Koç Keçi
Mesaj Sayısı : 449
Kayıt tarihi : 20/04/09
Yaş : 98
Nerden : Anadolunun İzmir-i
Lakap : RappeRSRC
Hayvanınız : 16
Takım : 2
Ruh Halim : 11


MesajKonu: Geri: Türk Büyükleri   C.tesi Mayıs 16 2009, 09:41

Mevlana Celaleddin Rumi (Hz.)






HAYATI
Mevlâna
30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan
Ülkesi'nin Belh şehrinde doğmuştur.
Mevlâna'nın babası Belh Şehrinin ileri
gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin
Hatibî oğlu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine
Hatun'dur.

Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve
yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır.
Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile
birlikte Belh'den ayrıldı.

Sultânü'I-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur
olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de
karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini
çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

Sultânü'I Ulemâ Nişabur'dan Bağdat'a
ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasını yerine
getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas,
Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldiler. Karaman'da Subaşı Emir
Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler.

1222 yılında Karaman'a
gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında
Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten
Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra
Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci
evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi
adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda
Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Konya'da
bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve
sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini
yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd
Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya
yerleşmesini istedi.

Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve
Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin
kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni
ikametlerine tahsis ettiler.

Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında
Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçildi.
Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki bugünkü yerine defnolundu.


Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın
çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler.
Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde
vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.


Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna
Şems'de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü.
Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.

Mevlâna Şems'in
ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin
Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.


Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17
Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını
Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin
Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun
üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.

Mevlâna
ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine
yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin
gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından
ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.



"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim
mezarımız âriflerin gönüllerindedir"







ESERLERİ

MESNEVİ

Mesnevî, klâsik doğu
edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Sözlük anlamıyla "İkişer, ikişerlik"
demektir. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli
nazım şekillerine Mesnevî adı verilmiştir.

Her beytin aynı vezinde fakat
ayrı ayrı kafiyeli olması nedeniyle Mesnevî'de büyük bir yazma kolaylığı vardır.
Bu nedenle uzun sürecek konular veya hikâyeler şiir yoluyla söylenilecekse,
kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevî tarzı seçilir. Bu suretle şiir, beyit beyit
sürüp gider.

Mesnevî her ne kadar klâsik doğu'şiirinin bir şiir tarzı
ise de "Mesnevî" denildiği zaman akla "Mevlâna'nın Mesnevî'si"gelir. Mevlâna
Mesnevî'yi Çelebi Hüsameddin'in isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi Hüsameddin
Çelebi'nin söylediğine göre Mevlanâ, Mesnevî beyitlerini Meram'da
gezerken,otururken, yürürken hatta semâ ederken söylermiş, Çelebi Hüsameddin de
yazarmış.

Mesnevî'nin dili Farsça'dır. Halen Mevlâna Müzesi'nde teşhirde
bulunan 1278 tarihli, elde bulunan en eski Mesnevî nüshasına göre, beyit sayısı
25618 dir.

Mesnevî'nin vezni : Fâ i lâ tün- Fâ i lâ tün - Fâ i
lün'dür

Mevlâna 6 büyük cilt olan Mesnevî'sinde, tasavvufî fikir ve
düşüncelerini, birbirine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır.


DİVAN-I KEBİR

Dîvân, şairlerin şiirlerini topladıkları
deftere denir. Dîvân-ı Kebîr "Büyük Defter" veya "Büyük Dîvân" manasına gelir.
Mevlâna'nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Dîvân-ı
Kebîr'in dili de Farsça olmakla beraber, Dîvân-ı Kebîr içinde az sayıda Arapça,
Türkçe ve Rumca şiir de yar almaktadır. Dîvân-ı Kebîr 21 küçük dîvân (Bahir) ile
Rubâî Dîvânı'nın bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Dîvân-ı Kebîr'in beyit
adedi 40.000 i aşmaktadır. Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr'deki bazı şiirlerini Şems
Mahlası ile yazdığı için bu dîvâna, Dîvân-ı Şems de denilmektedir. Dîvânda yer
alan şiirler vezin ve kafiyeler göz önüne alınarak düzenlenmiştir.


MEKTUBAT

Mevlâna'nın başta Selçuklu Hükümdarlarına ve
devrin ileri gelenlerin.e nasihat için, kendisinden sorulan ve halli istenilen
diıü ve ilmi konularda ise açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet
mektuptur. Mevlâna bu mektuplarında, edebî mektup yazma kaidelerine uymamış,
aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında "kulunuz, bendeniz" gibi
kelimelere hiç yer vermemiştir. Hitaplarında mevki ve memuriyet adları müstesna,
mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi işlere göre kendisine
hangi hitap tarzı yakışıyorsa o sözlerle ve o vasıflârla hitap etmiştir.


Fİ Hİ MA Fİ H

Fîhi Mâ Fih "Onun içindeki içindedir"
manasına gelmektedir.. Bu eser Mevlâna'nın çeşitli meclislerde yaptığı
sohbetlerin, oğlu Sultan Veled tarafından toplanması ile meydana gelmiştir. 61
bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman
Pervane'ye hitaben kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da temas
edilmesi yönünden, bu eser aynı zamanda tarihi bir kaynak olarak da kabul
edilmektedir. Eserde cennet ve cehennem, dünya ve âhiret, mürşit ve mürîd, aşk
ve semâ gibi konular işlenmiştir.

MECÂLİS-İ SEB'A

(Yedi
Meclis) Mecâlis-i Seb'a, adından da anlaşılacağı üzere Mevlâna'nın yedi
meclisi'nin, yedi vaazı'nın not edilmesinden meydana gelmiştir. Mevlâna'nın
vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş, ancak
özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlemesi
yapıldıktan sonra Mevlâna'nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
Şiiri amaç değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlâna, yedi
meclisinde şerh ettiği Hadis'lerin konuları bakımından tasnifi şöyledir :


1. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı.
2.
Suçtan kurtuluş. Akıl yolu ile gafletten uyanış.
3. İnanç'daki kudret.

4. Tövbe edip doğru yolu bulanlar Allah'ın sevgili kulları olurlar.
5.
Bilginin değeri.
6. Gaflete dalış.
7. Aklın önemi.

Bu yedi
meclis'de, asıl şerh edilen hadislerle beraber, 41 Hadis daha geçmektedir.
Mevlâna tarafından seçilen her Hadis içtimaidir. Mevlâna yedi meclisinde her
bölüme "Hamd ü sena" ve "Münacaat" ile başlamakta, açıklanacak konuları ve
tasavvufî görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol
Mesnevî'nin yazılışında da aynen kullanılmıştır.


SÖZLERİNDEN BİR
DEMET


Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi,
ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı
değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

Ben yaşadıkça
Kur'an'ın bendesiyim
Ben Hz.Muhammed'in ayağının tozuyum
Biri benden
bundan başkasını naklederse


Ondan da bizarım, o sözden de bizarım,
şikayetçiyim...


Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde
aramayınız
Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir...
Güneş olmak ve
altın ışıklar halinde
Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim
Gece esen ve
suçsuzların ahına karışan
Yüz rüzgarı olmak isterdim....

Aklın varsa
bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap...

Şu toprağa
sevgiden başka bir tohum ekmeyiz
Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeyiz
biz...

Hayatı sen aldıktan sonra ölmek, şeker gibi tatlı
şeydir
Seninle olduktan sonra ölüm, tatlı candan daha tatlıdır...

Biz
güzeliz, sen de güzelleş, beze kendini
Bizim huyumuzla huylan, bize alış
başkalarına değil...

Bir katre olma, kendini deniz haline getir
Madem
ki denizi özlüyorsun, katreliği yok et gitsin

Beri gel, beri !
Daha
da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye
şu senlik benlik...

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi
ol...





Anlatsana

Gönül dostum anlatsana,

İlimizde Mevlana`yı.
Ulu zatın hoşgörüsü,
Yolumuzda Mevlanayı.


Kıymet verir her insana,
Ulvi görev düştü sana,
Çevir deyişik
lisana,
Dilimizde Mevlana`yı.

Fetetti nice gönüller,
Ruzi
mahşedeki kullar,
Bülbül sedasında diller,
Gülümüzde Mevlana`yı.


EZGİNİ geldik gideriz,
Hakka borcumuz öderiz,
Hatırdadır yad
ederiz,
Telimizde Mevlana`yı.



Ağıt


Göz
gamın ne olduğunu bilseydi,
gökyüzü bu ayrılığı çekseydi,
padişah bu
acıyı duysaydı;
göz gece demez gündüz demez ağlardı,
gökler yıldızlara,
güneşle, ayla
gece demez gündüz demez ağlardı.
padişah bakardı ününe,

tacına, tahtına, tolgasına, kemerine,
gece demez gündüz demez ağlardı.



Gül bahçesi güzün geleceğini duysaydı,
uçan kuş avlanacağını
bilseydi,
gerdek gecesi bu özlemi görseydi;
gül bahçesi hem güle hem
dala ağlardı,
uçan kuş uçmaktan vazgeçer ağlardı,
gerdek gecesi
öpüşmeye, sarılmaya ağlardı.


Zaloğlu bu zülmü görseydi,
ecel bu
çığlığı duysaydı,
cellâdın yüreği olsaydı;
Zaloğlu savaşa, yiğitliğe
ağlardı,
ecel bakardı kendine ağlardı,
cellât, yüreği taş olsa, ağlardı.



Kumru, başına geleceği duysaydı,
tabut, içine gireni bilseydi,

hayvanlarda bir parça akıl olsaydı;
kumru selviden ayrılır ağlardı,

tabut omuzda giderken ağlardı
öküzler, beygirler, kediler ağlardı.



Ölüm acılarını gördü tatlı can,
koyuldu işte böyle ağlamaya.

Olanlar oldu, gitti dostum benim.
şu dünya bir altüst olsa, aülasa yeri
var.
öylesine topraklar altında kalmışım.



















YÖNETİCİ ALIMLARI DEVAM EDİYOR! YÖNETİCİ OLMAK İÇİN HEMEN BAŞVURUN!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumyolu.yetkinforum.com
RappeRSRC
Administratör

Administratör



Koç Keçi
Mesaj Sayısı : 449
Kayıt tarihi : 20/04/09
Yaş : 98
Nerden : Anadolunun İzmir-i
Lakap : RappeRSRC
Hayvanınız : 16
Takım : 2
Ruh Halim : 11


MesajKonu: Geri: Türk Büyükleri   C.tesi Mayıs 16 2009, 09:41

Mustafa Kemal ATATÜRK ve MEVLANA


Yıl
1922... Kasım ayının 1'i... Büyük önder, büyük devrimci, Türk milletinin
başöğretmeni ve dünya ülkelerinin gelecekte kendisini örnek alacağı seçilmiş
insan Gazi Mustafa Kemal Paşa Türkiye Büyük Millet Meclisi' ndeki konuşmasını
yapmak için kürsüdeki yerini alıyor. O şimşekler çakan gözleri ile arkadaşlarına
bakıyor ve konuşmasına şu cümle ile başlıyor: "Efendiler! Tanrı birdir,
büyüktür...”. Evet, o büyük insan gerçek bir dindardı. Belirli çevrelerin daha
baştan itibaren ******’ün sözde dinsiz ve dine karşı olduğunu yaymak
istemelerine rağmen, o laik zihniyete sahip “dindar” bir kişiydi. O, kalıplara
sığmayan, şekilcilikten uzak, gösteriş içermeyen ve Hz.Muhammed'in buyurduğu
“yüksek ahlak” üzerine kurulmuş dinin aşığıydı. O İslamiyet’in kaynağındaki saf
şekline bağlıydı.

29 Ekim 1923’de Fransız yazar Maurice Pernot’ya verdiği
demeçte bu saflığı kendisi şöyle tanımlıyor: “Türk milleti daha dindar
olmalıdır. Yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Hakikate
bizzat nasıl inanıyorsam dinime de öyle inanıyorum. Şuura muhalif, terakkiye
mani hiçbir şey ihtiva etmiyor. Halbuki, Türkiye’ye istiklalini veren bu Asya
milletinin içinde daha karışık, suni itikatlardan ibaret bir din daha vardır.
Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince
aydınlanacaktır.”

Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal ******’ün Konya
konuşmaları, Atamızın din hakkındaki görüşlerini ortaya koyması açısından çok
önemli bir yer tutmaktadır. İşte 20-23 Mart 1923 tarihleri arasında Konya’yı
ziyareti sırasında yaptığı konuşmadan bölümler: “İslamiyet’in ilk parlak
devirlerinde geçmişin mahsulü olan sağlıksız adetler bir zaman için kendini
göstermemiş ve yüze çıkmamışsa da, biraz sonra İslamiyet’in gerçeklerine
sarılmaktan İslam esaslarına göre hareket etmekten çok, geçmişin mirasa olan
adet ve inançları dine karıştırmaya başlamışlardır.
Bu yüzden İslamiyet’e
dahil bir akım kavimler, İslam oldukları halde düşmeye, sefalete, geriliğe maruz
kaldılar. Geçmişlerin kötü ve batıl alışkanlıkları ve bu suretle gerçek
İslamiyetten uzaklaştıkları için
kendilerini düşmanlarının esiri
yaptılar.

Bu İslam kavimleri içinde Türkler, milli gelenek ve görenekleri
itibariyle bir taraftan İran, diğer taraftan Arap ve Bizans milletleri ile temas
halindeydiler. Şüphe yok ki temasların milletler üzerinde etkileri görülür.
Türklerin temas ettiği milletlerin o zamanki medeniyetleri ise çökmeye
başlamıştı. Türkler bu milletlerin kötü adetlerinden, fena yönlerinden
etkilenmekten nefislerini men edememişlerdir. Bu hal, kendilerinde bozukluk,
cehalet ve insanlıktan öte zihniyetler doğurmasından uzak kalmamıştır. İşte
gerileyişimizin belli başlı sebeplerinden birini bu nokta teşkil
ediyor.

Milletimizin gerçek din bilginleri, din bilginlerimiz arasında da
milletimizin hakkıyla iftihar edebileceği bilginlerimiz vardır. Fakat bunlara
mukabil ilim kisvesi altında hakikatten ilimden uzak, gereğince ilim tahsil
edememiş, ilim yolunda layığı kadar ilerleyememiş hoca kıyafetli cahiller
vardır. Bunların ikisini
birbirine
karıştırmamalıyız.



Efendiler, gerçek din bilginleri
ile dine zararlı ulemanın birbirine karıştırılması Emeviler zamanında
başlamıştır. Bilindiği üzere Sıffın vak'asında Hz.Ali’nin ordusuna karşı mızrak
uçlarına Kur’an-ı Kerim
sayfalarını takarak saldırdılar. İşte o zaman dine
fesatlık, İslam arasına nefretlik girdi ve o zaman hak olan Kur’an, haksızlığa
kabule vasıta yapıldı. Halifelik hile ile el değiştirdi. Ondan sonra bütün
müstebit hükümdarlar dini hep alet edindiler. İhtiras ve istibdatlarını kabul
ettirmek için hep ulema sınıfına başvurdular.
Gerçek ulema, dini bütün
bilginler, hiçbir zaman bu müstebit taç sahiplerine uymadılar. Onların
emirlerini dinlemediler, tehditlerinden korkmadılar. Bu gibi ulema kamçılar
altında dövüldü, memleketlerinden sürüldü, zindanlarda çürütüldü, darağaçlarında
asıldı. Lakin onlar yine o hükümdarların keyfini dine alet etmediler. Fakat
gerçek durumda bilgin olmamakla beraber, sırf o kisvede bulundukları için bilgin
sanılan, menfaatine düşkün, haris ve imansız bir takım hocalar da vardı.
Hükümdarlar işte bunları ele aldılar ve işte bunlar, dine uygundur diye fetva
verdiler. İcap ettikçe yanlış hadisler bile uydurmaktan çekinmediler. İşte o
tarihten beri saltanat tahtında oturan, sarayda yaşayan kendilerine halife namı
veren baskıcı hükümdarlar bu gibi hoca kıyafetli cahillere iltifat edip, onları
himaye ettiler. Hakiki ve imanlı ulema her vakit ve her devirde onların kinini
çekti.
Böyle yapan halifelerinin ve din bilginlerinin arzularına muvaffak
olmadıklarını tarih bize misallerle izah ve ispat etmektedir. Artık bu milletin
ne böyle hükümdarlar, ne böyle alimler görmeye tahammülü ve imkanı yoktur. Artık
kimse böyle hoca kıyafetli sahte alimlere önem verecek değildir. Eğer onlara
karşı benim şahsımdan bir şey anlamak isterseniz; derim ki, ben şahsen onların
düşmanıyım. Onların menfi yönde
atacakları bir adım, yalnız benim şahsi
imanıma değil, o adım benim milletimin kalbine havale edilmiş kanlı bir
hançerdir. Benim ve benimle hemfikir arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka o adamı
tepelemektir.”

Evet, yıllar önce ve olağanüstü şartlarda kullanılmış bu
ifadeler Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ne kadar büyük bir kimliğe sahip
olduğunun ispatıdır.
Yüce ******’ün Hz.Muhammed'e duyduğu büyük sevgi ile
birlikte Hz.Mevlana’nın da fikirlerine duyduğu hayranlık onun tüm hayatını ve
icraatlarını etkilemiş, din konusundaki ifadelerine temel teşkil etmiştir. Bir
Konya ziyareti sırasında söylediği şu sözler Hz.Mevlana'ya gösterdiği sevgi ve
saygının delili gibidir: “-Ne zaman bu şehre gelecek olsam, içimde bir heyecan
duyarım. Hz.Mevlana düşünceleriyle benliğimi sarar. O çok büyük bir dahi,
çağları aşan bir yenilikçi...”

Evet...Yüce ****** sahip olduğu hayat
görüşünün kaynağını işte bu sözleriyle özetleyivermiştir.

Çankaya
köşkündeki dil çalışmaları toplantısında Konya Mevlevi Dergahı eski
postnişinlerinden Veled İzbudak Çelebi de davet edilmişti. Söz dönüp dolaşıp
Hz.Mevlana’ya gelmiş, yüce ****** şunları söylemişti:

“- Mevlana,
Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren büyük bir reformatör... Müslümanlık
aslında geniş manasıyla hoşgörülü ve modern bir dindir. Araplar onu kendi
bünyelerine göre anlamış ve tatbik
etmişlerdir. Sıcak bir iklimde oturan,
suyu nadiren kullanan, genel bir hareketsizlik içinde ömür süren Badiye Arapları
için günde beş vakit abdest ve namaz, çok ileri seviyede bir yaşama hareketidir.
Hz.Muhammed insanları uyuşukluktan harekete sevk etmiştir. Sarp dağlar, yüksek
yaylalarda at koşturan, erimiş kar suları ile yıkanan Türkler için abdest ve
namaz çok tabii olmuştur. Mevleviliğe gelince, o tamamen dönerek ayakta ve
hareket ederek Allah’a yaklaşma fikri, Türk dehasının en tabii
ifadesidir."

İşte Yüce ******'ün İslamiyet'e şekilcilik katarak onu asıl
ruhundan uzaklaştıranlara verdiği en mükemmel mesajlardan birisi. O birçok kez
dinin insanlık tarafından gerçek boyutlarıyla anlaşılmadığını belirtirken,
Hz.Mevlana’nın da yanlış ve eksik yorumlandığına da temas etmiştir. Bir gün
Konya milletvekili Naim Onat’ın sözde Mevlana'yı yermek istemesi üzerine
******’ün söylediği şu sözleri bugün bile üzerinde ibretle düşünülmesi gereken
ifadelerdir:

“-Eğer Mevlana’yı sizler gibi kavramak gerekirse, o büyük
insanın ruhu dertlenir, biz de belki bir saygısızlık göstermek zorunda kalırdık.
Mevlana’yı ululuğuyla kavrayabilmek için medresenin dar kapısından geçmemiş
olmak gerek.”

Gazi Mustafa Kemal Paşa Konya’ya yaptığı toplam dokuz
ziyareti sırasında her sefer önce Hz.Mevlana’nın makamının bulunduğu Türbe-i
Saadeti ziyaret etmeyi ihmal etmemiş, tekke ve zaviyelerin işlevlerini
tamamlaması ve dolayısıyla kapatılması yönünde çıkan yasa sırasında
Hz.Mevlana’nın türbesini müze haline dönüştürerek tüm insanlık alemine açık
halde kalmasını sağlamıştır.

Bununla ilgili bilgiler 22 Aralık 1987
yılında yayınlanan Hürriyet gazetesinde çıkan bir haberde şöyle dile
getirilmiştir:


******, Konya'daki Mevlana Dergahı ve türbesini,
Konya'ya ilk gelişi olan 3 Ağustos 1920 günü ziyaret etmiş ve bu ziyaretten pek
etkilenmişti. Daha sonra ziyaretlerinde Mevlana Türbesini ziyaret etmeden
Konya'dan ayrılmamıştır. 3 Nisan 1922 günü ziyaretlerinde, kendisi için açılan
Sema meydanında hazır bulunmuş, 22 Mart 1923 günü yaptığı ziyarette postnişin
Abdülhalim Çelebi'nin davetlisi olarak dergahta yemek yemiş, Hz.Mevlana'nın
büyüklüğü üzerine takdir ve hayranlık dolu sözler
söylemiştir.

Cumhuriyet'in ilanından sonra, tekke ve türbelerin
kapatılması hazırlıkları yapılırken, Başbakan İsmet İnönü'ye "Mevlana Dergahı ve
türbesinin kapatılmayarak kendi eşyası ile birlikte müze olarak düzenlenmesi ve
ziyarete açılması"emrini vermiştir. Bir süre sonra, Bakanlar Kurulu kararı ile
dergah, müze haline getirilmiştir.

******, 18 Şubat 1931 günü Konya'ya
9'uncu defa geldiği zaman, Konya'da 11 gün oturmuş, bu arada 21 Şubat 1931
gününü tamamen artık müze halinde ziyarete açık bulundurulan Mevlana Müzesi'nde
geçirmiştir.

Bu ziyaret sırasında eski Konya Milletvekillerinden Fuat
Gökbudak ve o günlerde Konya Azar-ı Atika Müzesi müdürü olan Yusuf Akyurt'un
ayrı ayrı anlattıklarına göre, ****** müze müdürünün odasına girer girmez,
niyaz penceresi üzerindeki rubaiyi görmüş, Farsça'yı çok iyi bilen Hasan Ali
Yücel'e tercümesini yaptırmıştır. ****** tercümedeki: "Ey keremde, yücelikte ve
nur saçıcılıkta güneşin, ayın, yıldızların kul olduğu sen. Garip aşıklar, senin
kapından başka bir kapıya yol bulmasınlar diye öteki bütün kapıları kapanmış,
yalnız senin kapın açık kalmıştır." ibaresini işitir işitmez şöyle
demiş:

"Hz.Mevlana'nın büyüklüğü burada bir kere daha kendini gösterdi...
Doğrusu ben, 1923 yılındaki ziyaretim sırasında, bu dergahı kapatmayalım Müze
olarak halkın ziyaretine açalım, diye düşünmüş; bir yıl sonra dergah ve
tekkelerin kapatılması kanunu çıkar çıkmaz İsmet Paşa'ya Mevlana dergahı ve
türbesini kendi eşyası ile Müze haline getir emrini vermiştim. Görüyorum ki, şu
okuduğumuz rubainin hükmünü yerine getirmişim. Bakınız ne kadar mükemmel bir
Müze olmuş..."

Değerli tarihçi Cemal Kutay’ın ifadelerine göre, Mustafa
Kemal’e emrindeki yardımcılarının “Paşam Hz.Mevlana’nın makamını müze haline
getirmeniz üzerine halk buraya akın etmeye başladı. Bu bir
sakınca
doğurmasın” demeleri üzerine ******’ün verdiği cevap
ilginçtir:


“-Eğer, Hz.Mevlana’yı hakkıyla tanımak ve benimsemek için
ziyarete gitmekte olduklarına inansam öteki dergahların da açılmasını sağlardım.
Çünkü, Hz. Mevlana’yı tanımak ve anlamak zaten diğer tüm tehlikeleri de ortadan
kaldırmaktadır.”

Hz.Muhammedin “Din nedir?” sorusuna verdiği
“Ahlak,ahlak,ahlak” cevabına her dönemde çok ihtiyaç duyduğumuzu düşünerek Hz.
Muhammed'in, Hz.Ali’nin, Hz.Mevlana'nın ve ******' ün şu sözlerine dikkat
çekmek istiyoruz:

“İlim Çin’de olsa gidip
öğreniniz.”
Hz.Muhammed

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”
Mustafa
Kemal ******

“Dünyada sevgiye dair ne varsa ben orada varım,
savaşa
dair ne varsa ben orada yokum.”
Hz.Mevlana

“Yurtta Sulh, Cihanda
Sulh."

Mustafa Kemal ******


“Evlatlarınızı zamana göre
yetiştiriniz.”
Hz.Ali

“Milletimi muasır medeniyet seviyesinde görmek
isterim.”
Mustafa Kemal ******



















YÖNETİCİ ALIMLARI DEVAM EDİYOR! YÖNETİCİ OLMAK İÇİN HEMEN BAŞVURUN!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumyolu.yetkinforum.com
RappeRSRC
Administratör

Administratör



Koç Keçi
Mesaj Sayısı : 449
Kayıt tarihi : 20/04/09
Yaş : 98
Nerden : Anadolunun İzmir-i
Lakap : RappeRSRC
Hayvanınız : 16
Takım : 2
Ruh Halim : 11


MesajKonu: Geri: Türk Büyükleri   C.tesi Mayıs 16 2009, 09:42

KILIÇARSLAN


Türk tarihinin büyük
kahramanlarından biri de Kılıçarslan’dır. Kılıçarslan Anadolu Selçuklu
Sultanlığı’nın kurucularından olup; Haçlı ordularına karşı Anadolu’yu ve hatta
bütün İslam alemini müdafaa eden bir Türk hükümdarıdır. Vatan topraklarının
nasıl müdafaa edilmesi lazım geldiğini, bu uğurda yaptığı kanlı mücadelelerle
bütün insanlığa ispat etmişti.
Kılıçarslan olmamış olsaydı, belki bugün
Anadolu’da bir Türk hakimiyeti yerine bir Latin devleti mevcut
bulunacaktı.Anadolu kıtası; 26 Ağustos 1071 yılında Alpaslan’ın Bizanslılarla
yaptığı Malazgirt Meydan Savaşı ile fethedilmişti. Bu fetih üzerine Horasan
ellerinde bulunan birçok Oğuz Türkmen oymakları, Anadolu’nun çeşitli yerlerine
yerleşmişlerdi.
Anadolu’nun kuzey bölgesinde Oğuzların Bozok kabileleri,
güney bölgesinde de Üçok kabileleri yurt tutmuştu. Büyük kütleler ise Orta
Anadolu’yu doldurmuştu. Bunların çoğu Kınık kabileleri idi. İlk etapta
Anadolu’ya bir milyon Türkmen gelmişti. Bunların bir kısmı hayvan sürülerine
sahip olduklarından Yörük kaldılar. Bir kısmı da toprağa yerleşerek çiftçi
oldular. Ancak, Anadolu’nun Marmara kıyıları henüz Bizanslıların elinde
bulunuyordu. Marmara havzasının fetihlerine Kutulmuş oğlu Süleyman ile kardeşi
Mansur gönderilmişti.
Bu iki kardeş, Anadolu’nun fetih olunmamış kısımlarını
Türk topraklarına katarak Anadolu Selçuklu Sultanlığı devletini kurdular. Fakat
bu iki kardeş birbiriyle uğraşmaya başladılar. Bunun üzerine büyük Selçuklu
Hakanı Melikşah, Mansur’un üzerine Porsuk Bey ve kuvvetlerini gönderdi. 1077
tarihinde Mansur mağlup edilerek öldürüldü. Melik Şah, Anadolu’nun idaresini
Sultan unvanıyla Kutulmuş oğlu Süleyman’a bıraktı. İşte, bu şekilde Anadolu
Selçuklu Sultanlığını kuran Aslan’ın torunu Kutulmuş oğlu Süleyman oldu.
Anadolu’da bu devlet 1077 yılında kuruldu. Anadolu Selçuklularından on yedi
hükümdar gelmişti.
Kutulmuşoğlu, Konya şehrini merkez yaparak Bizanslılarla
savaşlara girişti. İznik şehrini fethettikten sonra burayı merkez yaptı. Bir
müddet sonra Antakya’yı da fethetti. O zaman Melikşah’ın kardeşi Tutuş ile harbe
girişerek yenildi. Bu olay onu olumsuz olarak çok etkiledi ve sonunda intihar
etti.
Kutulmuşoğlu Süleyman’ın ölümü ile Anadolu’da karışıklıklar baş
gösterdi. Beyler her tarafta bağımsızlıklarını ilan ettiler. Süleyman’ın oğlu
Kılıçarslan, Büyük Selçuklu İmparatoru tarafından hapse atılmıştı.

Anadolu’nun karışıklığını ancak Kılıçarslan düzene koyabilirdi. Dört yıl
sonra Kılıçarslan, Melikşah tarafından Konya’ya gönderildi. Kılıçarslan babası
zamanından kalan büyük kumandanları başına topladı. İznik şehrini tekrar
zaptederek burayı kendisine merkez yaptı. Bundan sonra bağımsızlık hevesinde
bulunan bütün beyleri ortadan kaldırdı. Bu suretle babasının elde ettiği bütün
toprakları tekrar ele geçirdi. Bir donanma yaparak Çanakkale Boğazı önlerindeki
adaları birer birer fethetti.
Kılıçarslan çok yiğit, aynı zamanda pek cesur
bir hükümdardı. Anadolu’nun birliğini kurmaya muvaffak oldu. Bu sebeple şöhret
ve namı her tarafa yayıldı. Kılıçarslan’ın en büyük amacı Bizanslıların elinden
İstanbul’u almaktı. Bu amacına ulaşmak için Marmara kıyılarında bir tersane
kurup çok sayıda harp gemileri yaptırdı. Türklerin bu hazırlığını gören
Bizanslılar telaşa düştüler.
O zamanlar Bizans tahtında Yedinci Mihal Dükas
bulunuyordu. Türklerin kara ve deniz kuvvetleriyle başa çıkamayacağını
anlayınca, Roma’da oturan Papa Yedinci Greguvar’a elçiler gönderdi. Papaya, batı
devletlerinin yardımına muhtaç olduğunu bildirdi. Eğer bu yardım gelmezse,
İstanbul Türklerin eline geçecek ve Doğu Roma İmparatorluğu tarihe karışacaktı.
Papa, Ortodoksların Katolik kilisesine müracaatını kendi menfaatine uygun buldu.
İleride bu iki kilisenin birleşeceğini düşündü. Bu sebeple Batı Avrupa
devletlerinden 40,000 kişilik bir ordu toplanılarak İstanbul’a gönderilmesi için
çok çalıştı. Fakat muvaffak olamadı.

Bizans’ı korku sardığı sıralarda,
Kılıçarslan durmadan donanma yaptırıyor; bir an öne İstanbul’u Türk topraklarına
katmayı arzu ediyordu. O devirde Avrupa’da dinî taassup çok şiddetli idi.
Papazların halk üzerinde büyük tesirleri vardı. Bütün papazlar, Hazret-i İsa’nın
doğduğu mukaddes Kudüs şehrini İslamların elinden kurtarmak için halkı haçlı
seferine teşvik ediyorlardı. Bilhassa Fransa’da kurulmuş olan Kloni tarikatının
halk üzerinde etkisi büyüktü.
1095 tarihinde Fransa’nın Klermon şehrinde
Papa İkinci Urban, ruhanî bir meclis topladı. Bu meclise on dört başpiskopos,
iki yüz elli piskopos, dört yüzden fazla papaz katıldı. Ayrıca birçok da şövalye
bulundu. Bu ruhanî meclis, Kudüs’ün İslamlardan alınmasına karar verdi. Bu işe
ön ayak olan Piyer Lermit adında bir papazdı. Buna Yoksul Gotye adında bir
şövalye de katıldı. Bunların teşvikiyle Avrupa’da büyük bir haçlı ordusu
hazırlandı. Bu sel Anadolu’ya akmak üzere idi. Bu seli Kılıçarslan nasıl
durdurabilecekti?
Haçlı ordusunun sayısı altı yüz bin kişi idi. Haçlı ordusu
muhtelif Hıristiyan milletlerinden kurulmuş olup, içinde ihtiyarlar, gençler ve
kadınlar da bulunuyordu. Hepsi göğüslerine birer kırmızı Haç takmışlardı. Bu
haçlı ordusunun önünde eski Cermen efsanelerinde mukaddes sayılan bir Keçi ile
bir de Kaz bulunuyordu. Bu insan seli Batı Avrupa’dan yaya olarak Bizans’a
geldi. Bizans imparatoru bu kalabalıktan ürkerek bunların hepsini Anadolu
yakasına geçirtti.

Kılıçarslan, Anadolu’ya çıkan bu korkunç afet
karşısında soğukkanlılığını muhafaza etti. Neye mal olursa olsun, bu müstevli
kuvvetlere karşı Türkün öz yurdu olan Anadolu’yu müdafaa etmeğe ant içti.
Kılıçarslan, bu büyük kuvvetlere karşı bir gerilla harbi yapmaya karar verdi.
Türk kuvvetlerini muhtelif çetelere ayırdı. Şehirlerde bulunan halkı dağlara ve
yaylalara çıkarttı.
Ambarlarda ne kadar zahire varsa yaktı ve suları da
zehirletti. Selçuk askerleri baskın halinde grup grup haçlıların üzerine
atılarak ilk çıkan kafileyi bir anda imha etti. Fakat arkadan daha büyük
kuvvetler Anadolu’ya çıktılar. Kılıçarslan o büyük kuvvetleri de Eskişehir
ovasında yıprattı. Bundan sonra kuvvetleriyle Çorum’a çekildi. Bu durum
karşısında bütün Anadolu Türkleri top yekün silaha sarıldı. Saadetini yıkanlarla
kanlı mücadelelere girişti. Bu tarihte eşine az rastlanır bir vatan müdafaası
idi. Askerî kıtalar her tarafta bir şimşek gibi çakıyorlar; düşmanın yurt
tutmasına imkan bırakmıyorlardı. Anadolu şehir ve kasabalarında büyük bir yangın
vardı.
Bu kıyametin içine girenler de şaşırıp kaldılar. Bunlar nasıl bir
millet! Vatanlarını canla başla ne şekilde müdafaa ettiklerini görüp öğrendiler.
Nihayet haçlılar kırıla kırıla bir geçit bularak Kudüs’e gidip bir Latin
Krallığı kurdular. Fakat güzel Anadolu’da yerleşemediler. Çünkü buranın
bekçileri yüksek vatansever ve kahraman Türklerdi. Kumandanları da Kılıçarslan
gibi cesur bir yiğitti.

Türkler bu şekilde Anadolu için kan döktüler. Bu
sebeple Anadolu toprakları Türkün kanıyla yoğrulmuş bir ana vatandır.
Kılıçarslan’ın haçlılara karşı kazandığı zaferler onun adını Türk tarihinde
ebediyen yaşatmaya kafi gelmiştir. Onun hayatı büyük destandır. Tarih onun
(Ebulgazi) unvanını vermişti.
Sekiz buçuk ay süren bu kanlı mücadeleden
sonra Birinci Kılıçarslan Konya Sarayına yerleşti. Bir sabah sarayından çıkıp
bir meydanda toplanmış binlerce esirin arasından geçerken bir ses yükseldi.


-Bizler ne olacağız?
Kılıçarslan sesin geldiği tarafa baktı. Bu sözü
söyleyen genç ve güzel bir esir kızdı. Ona:
-Kimsin, ne istiyorsun? Diye
sordu.
Esir kız:
- Savaşta esir düşen Efon Ejyid’in kız kardeşi
İzabella’yım. Bir an önce vatanıma dönmek istiyorum! Dedi.

Kılıçarslan
şöyle mukabele etti:
-Biz Türkler, yurdumuzda oturanlara çıkıp gidin!
demeyiz, ve yurdumda din ve adetiniz üzere hür yaşayabilirsiniz. Fakat arzu
ettiğiniz gün de yurdunuza dönebilirsiniz. Ben vatan hasretini takdir
edenlerdenim...

Hiç beklemediği şekilde bir cevapla karşılaşan dilber
Fransız kız, hem hayrette kaldı, hem de çok sevindi. Kılçarslan, yiğit olduğu
kadar da yakışıklı bir Türk delikanlısı idi: bu esire Kılıçarslan’ın yüzüne
dikkatli bakarak:
-Sizi nerede ziyaret edip minnet ve şükranlarımı
bildirebilirim? Diye sordu.
-Her saat, nerede bulunursam!

Meydana
toplanmış olan bütün esirler Türk Hakanının bu yüksek kalpliliğine hayran
kaldılar. Teşekkür makamında hepsi birden boyun kestiler. Kılıçarslan bütün
esirlere harçlık verilmesini emretti. Eğlence yerlerine gitmelerine de izin
verdi. Bir müddet sonra da bu haçlı ordusunun esirleri grup grup memleketlerine
iade edildiler. Bu kanlı mücadeleden muzaffer çıkan Kılıçarslan sarayında eşi
Sevindik Hatun ve çocukları Şehinşah ve Mesut adlı iki oğlu ve Aydın adındaki
kızı ile mesut ve tatlı günler yaşadı.
Fakat Kılıçarslan, Suriye’de yaptığı
bir savaştan dönerken 1106 tarihinde Fırat Nehrine düşerek boğuldu.



















YÖNETİCİ ALIMLARI DEVAM EDİYOR! YÖNETİCİ OLMAK İÇİN HEMEN BAŞVURUN!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumyolu.yetkinforum.com
RappeRSRC
Administratör

Administratör



Koç Keçi
Mesaj Sayısı : 449
Kayıt tarihi : 20/04/09
Yaş : 98
Nerden : Anadolunun İzmir-i
Lakap : RappeRSRC
Hayvanınız : 16
Takım : 2
Ruh Halim : 11


MesajKonu: Geri: Türk Büyükleri   C.tesi Mayıs 16 2009, 09:43

MELİKŞAH






İran’da
hüküm süren Türk Selçuk hükümdarlarının üçüncüsü ve en büyüğüdür. 1054 yılında
İsfahan’da doğmuş, 1092 yılında Bağdat’ta 38 yaşında iken ölmüştür. Babası Alp
Arslan’ın vurulması üzerine 1072’de 18 yaşında tahta geçti.
Önce amcasının
isyanını bastırarak Maveraünnehir ile Harzem’i ele geçirdi. Ünlü vezir
Nizamülmülk, Melikşah’ın gerek tahta çıkmasında, gerekse zaferlerinde önemli bir
rol oynamıştı. Anadolu’nun dörtte üçü Melikşah zamanında elde edilmiş ve
Suriye’de büyük başarılar kazanılmıştı.
1076’da Kudüs Fatımîler’den, 1085’te
Antakya, iki yıl sonra da Urfa Bizanslılardan alınmıştır. Halep ve Şam da onun
döneminde Selçuk idaresine geçmişti. Devletin hudutları Kaşgar’dan ve Seyhun
mecrasından Akdeniz, Kızıl Deniz ve Umman Denizi’ne kadar genişlemişti.
Bağdat’taki Abbasi Halifeleri de tamamıyla Selçuk İmparatorluğu’nun emri altında
bulunuyordu.
Yirmi sene hüküm süren I. Melikşah, cesareti gibi zekası ile,
ilim sevgisi ve edebî seviyesiyle de tanınmıştır. Kendisi gibi bir Türk soyundan
gelmiş olan Veziri Nizamülmülk ile birlikte hem bir çok memleketler almaya, hem
de nehirlere köprüler, şehirlere kaleler
ve su yolları gibi birçok eserler yapmaya muvaffak olmuştu.
Büyük İran şairi
Ömer Hayyam onun sarayında himaye görmüş o devrin büyük fikir adamlarındandır.

Melikşah, Bağdat’ta bir rasathane kurmuş ve 1086 yılında başlayan ve
dünyanın güneş etrafında dönmesi esasına dayanan bir takvim inkılabı yapmıştı ki
buna “Celalî Takvimi” adı verilir.
Sarayında Türkçe konuşulmakla birlikte
edebî dil Farsça idi. Kendisinin pek güzel rubaileri vardır. Celaleddin
Melikşah’ın Berkiyaruk, Sencer, Mehmet adlı üç oğlu vardı ki üçü de hükümdarlık
yapmışlardır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumyolu.yetkinforum.com
RappeRSRC
Administratör

Administratör



Koç Keçi
Mesaj Sayısı : 449
Kayıt tarihi : 20/04/09
Yaş : 98
Nerden : Anadolunun İzmir-i
Lakap : RappeRSRC
Hayvanınız : 16
Takım : 2
Ruh Halim : 11


MesajKonu: Geri: Türk Büyükleri   C.tesi Mayıs 16 2009, 09:48

MİMAR SİNAN





Türk,
mimar. Dünyanın en büyük yapı sanatçılarından biridir. 1489’da Kayseri'nin
Ağırnas köyünde doğdu, 17 Temmuz 1588'de İstanbul'da öldü. Doğum tarihi kesin
değildir. Ailesine ve yaşamına ilişkin kimi zaman yetersiz ve çelişkili
bilgiler, çağdaşı Sâi Mustafa Çelebi'nin onun ağzından yazdıklarına, mimarbaşı
olduğu dönemden kalan yazışmalara, kendi vakfiyesine ve yazarı bilinmeyen belge
ve kitaplara dayanmaktadır. Kaynaklara göre Sinan, I. Selim (Yavuz) padişah
olduktan sonra başlatılan ve Rumeli'de olduğu gibi Anadolu'dan da asker
devşirmeyi öngören yeni bir uygulama uyarınca 1512'de devşirilerek İstanbul'a
getirildi. Orduya asker yetiştiren Acemi Oğlanlar Ocağı'na verildi, 1514'te
Çaldıran Savaşı'nda 1516-1520 arasında da Mısır seferlerinde bulundu. İstanbul'a
dönünce Yeniçeri Ocağı'na alındı.
I.Süleyman (Kanuni) döneminde 1521'de
Belgrad, 1522'de Rodos seferlerine katıldı, subaylığa yükseldi. 1526'da
katıldığı Mohaç seferinden sonra zemberekçibaşı (baş teknisyen) oldu. 1529'da
Viyana, 1529-1532 arasında Alman, 1532-1535 arasında da Irak, Bağdat ve Tebriz
seferlerine katıldı. Bu son sefer sırasında Van Gölü'nün üstünden geçecek üç
geminin yapımını başarıyla tamamlaması üzerine kendisine haseki unvanı verildi.
1536'da Pulya (Puglia) seferlerine katıldı. 1538'de yer aldığı Karabuğdan
(Moldovya) seferi sırasında Prut Irmağı üstünde yaptığı bir köprüyle dikkatleri üstüne çekti. Bir yıl sonra
mimar Acem Ali'nin ölümü üzerine onun yerine sermimaran-ı hassa (saray baş
mimarı)oldu.Günümüzdekibayındırlık bakanlığına eş düşen bu görevi ölümüne değin
sürdürdü
Mimar Sinan, Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçlü olduğu çağda
yaşamıştır. I.Süleyman (Kanuni), II. Selim ve III. Murat olmak üzere üç padişah
döneminde mimarbaşılık etmiş, imparatorluğun gücünü simgeleyen mimarlık
başyapıtlarının tasarlanıp uygulanmasında birinci derecede rol oynamıştır.
Etkisi ölümünden sonra da sürmüş, her dönemde saygınlığını korumuştur. ******
ona ilişkin bilimsel araştırmaların başlatılmasını, onun bir heykelini
yapılmasını istemiştir. 1982'de İstanbul'daki Devlet Güzel Sanatlar Akademisi
çekirdek olmak üzere oluşturulan yeni üniversiteye onun adı verilmiştir.
Sinan'ın yetişmesine ilişkin doyurucu bilgi yoksa da, dülgerliği Acemi Oğlanlar
Ocağı'nda öğrendiği sanılmaktadır. Acemi Oğlanlar, başka işlerin yanı sıra yapı
işlerinde de görevlendirilirlerdi.
Sinan daha sonra ordunun yapı
gereksinimini karşılayan birimlerinde görev almış, buradaki çalışmalarıyla öne
çıkmıştır. Gerek ordunun bu birimleri tarafından usta-çırak ilişkisi içinde
gerçekleştirilen yapım ve onarım çalışmaları, gerek orduyla birlikte gittiği
yerlerde görme olanağı bulduğu yapılar, Mimar Sinan'ın eğitiminin parçası
olmuştur. Çeşitli kaynaklara göre Sinan 84 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 okul
ve darülkurra, 22 türbe, 17 imaret 3 darüşşifa, 7 su yolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 köşk ve saray, 6 ambar ve
mahzen, 48 hamam olmak üzere sayılamayanlarla birlikte üç yüz elliyi aşkın yapı
gerçekleştirmiştir.

Elli yıla yakın bir süre!Osmanlı İmparatorluğu'nun
mimarbaşılığını yapmış olmasına karşın, bunların hepsini onun tasarlayıp
uygulamış olduğunu söylemek güçtür. Çoğunluğu İstanbul'da olmak üzere
imparatorluğun her yanına dağılmış bulunan bu yapıların bir bölümünü öğrencileri
ya da ona bağlı mimarlar örgütü yapmış olmalıdır. Bunların arasında onarımlar da
vardır. Bu tür sayılar Sinan'a gösterilen saygıyı ortaya koyar. Onun asıl önemi,
yapılarında gerçekleştirdiği deneyler ve getirdiği yeniliklerle Osmanlı-Türk
mimarlığını "klasik" olarak adlandırılan doruğuna
ulaştırmasındadır.

Sinan mimarbaşılığından önce de askeri amaçlı olmayan
yapılar tasarlamış ve uygulamış olmalıdır. Ama ilk önemli yapıtı İstanbul'da ki
Şehzade (Mehmed) Camii'dir. Kendisinin çıraklık dönemi yapıtı olarak
nitelendirdiği bu cami, dört ayağın taşıdığı ve dört yarım kubbenin desteklediği
bir kubbe ile örtülüdür. Dış görünüşlerin kitlesel etkisi azaltılmış, içerde ise
daha aydınlık bir mekân oluşturma yoluna gidilmiştir. Onu izleyen Üsküdar'daki
Mihrimah Sultan Camii'nde ise yarım kubbelerin sayısı üçe indirilerek daha rahat
bir iç mekân araştırılmıştır. Osmanlı-Türk mimarlığının en önemli yapılarından
biri Süleymaniye Camii ve Külliyesi'dir. Sinan kalfalık dönemi yapıtı olarak
adlandırdığı bu yapıda İstanbul'daki Bayezid Camii'nde kullanılan taşıyıcı
sistemi yinelenmiş, dört ayak üstüne oturan kubbeyi giriş-mihrap yönündeki yarım
kubbelerle desteklenmiştir.

Bu, Ayasofya ile ortaya atılan strüktür
sorunun, onun tarafından bir kez daha ele alınışıdır. Süleymaniye, darülkurrası,
darüşşifası, hamamı, imareti, altı medresesi, dükkânları ve Kanunî Süleyman ile
Hürrem Sultan'ın türbeleriyle büyük bir alana yayılmış kentsel bir düzenlemedir
ve Türkler'in dinsel yapılara toplumsal hizmet yapısı içeriği katmalarının en
önemli örneğidir.
Kubbe ve yarım kubbeler, yüklerini, uyumlu geçişlerle bir
sonrakine iletirler. Yapı bu düzenden gelen bir dinginlikle, İstanbul'un Haliç'e
bakan tepelerinden birinde yer alır. Dönemin önde gelen tüm sanatçılarının
katkıda bulunduğu Süleymaniye, her ayrıntısıyla bir bütün olarak ele alınmıştır.
Yedi yıl gibi kısa bir sürede bitirilmiş olması Sinan'ın mimarlıkta olduğu kadar
örgütleme alanındaki dehasını da ortaya koyar. Yapının yapıldığı döneme ışık
tutan muhasebe defterleri de günümüze kalmıştır. Sinan yapı ile çatı örtüsü için
en yetkin taşıyıcı sistemi, en yetkin biçimi bulmak yolunda deneyler yapmış,
hatta zaman zaman geçmişte kullanıp sonra terkedilen yöntemleri yineleyerek
bunların nasıl ileri ***ürülebileceğini araştırmıştır. Kimi zaman bu tür
deneyleri birbirine koşut olarak sürdüğü de görülür.

İstanbul'daki Sinan
Paşa Camii gibi kimi yapıları, kubbeyi altıgen bir plana oturtmayı denemesiyle
Edirne'deki Üç Şerefeli Cami'yi anımsatır. Edirnekapı'daki Mihrimah Sultan
Camii'nde olduğu gibi ana mekânı tek bir kubbeyle örten camileri, erken Osmanlı
dönemi camilerini düşündürür. Denemelerinin en ilginçlerinden biri gene
İstanbul'daki Piyale Paşa Camii'dir. Burada kökenleri erken Osmanlı döneminden
de önceye giden ve yapıyı çok sayıda küçük kubbe ile örten çok ayaklı cami
şemasını ele almıştır. Bütün bu deneyler onu başyapıtlarından birine,
Edirne'deki Selimiye Camii'ne ***ürdükleri için önemlidir.





Sinan
ustalık dönemi yapıtı olarak nitelendirdiği bu camide daha önce İstanbul'daki
Rüstem Paşa Camii'nde çözmeye çalıştığı bir sorunu, yani kubbeyi sekizgen bir
plan üstüne oturtma düşüncesini uygulamıştır. Böylece, taşıyıcı ayaklar
incelmekte, yükleri ileten öğelerin küçülmesiyle de kubbe, yapıdaki en önemli
mekân belirleyici öğe durumuna gelmektedir. Sinan burada 31 m'yi geçen çapıyla
en büyük kubbesini gerçekleştirmiştir. Külliye'nin öteki yapıları camiye göre
arka planda tutulmuştur. Selimiye, strüktüründen mekân oluşumuna, oranlarından
süslemelerine kadar Klasik dönem Osmanlı-Türk mimarlık bireşiminin dilini ortaya
koyan, kurallarını belirleyen çok önemli bir başyapıttır.

Sinan, öteki
yapıtlarında da araştırıcılığını sürdürmüştür. Türbeleri buna örnektir. Şehzade
Mehmet Türbesi'nde dilimli kubbe kullanmış, alışılmadık ölçüde süslü bir yüz
düzenlemesine gitmiştir. Kanuni Süleyman Türbesi'nde de iç mekân ile dış görünüş
arasında bir denge kurmak amacıyla örtü olarak, Osmanlı-Türk mimarlık
geleneğinde çok sık kullanılmayan çift yüzlü kubbeyi seçmiş, iç kubbeyi yapının
içindeki ayaklara, dış kubbeyi de dış duvarlara taşıtmıştır. II. Selim
Türbesi'nde ise geleneksel altı ya da sekizgen plan yerine, yapı öğeleri
arasında karşıtlık yaratan, köşelerin kesik kare planını seçmiştir. Sinan'ın,
denemeci tutumunu öteki işlevlerde de sürdürdüğü gözlenir. Her zaman işleve,
taşıyıcı sisteme, yapının bulunduğu yere göre en uygun olacak biçimi
araştırmıştır.

Yola çıkış noktası geleneksel biçim ve plan şemaları
olmasına karşın, bunlara katı bir biçimde bağlı kalmamış, koşulların
gerektirdiği yerlerde yeni biçimlere yönelmiş, böylece eski ile yeni arasında
bir bağ oluşturabilmiştir. Sinan'ın yapıları mimarlık bakımından olduğu kadar
mühendislik bakımından da önem taşır. Bu nedenle "ser mimârân-ı cihan ve
mühendisân-ı devran dünyadaki mimarların ve zaman içindeki mühendislerin başı"
diye anılmıştır. Yapılarının çoğunun 400 yıl sonra bile ayakta duruyor, hatta
kullanılıyor olması, onların taşıyıcı sistemlerine olduğu kadar temellerine de
özen gösterilmiş olmasındandır.





Sinan'ın
mühendis yanı su yollarıyla köprülerinde
ortaya çıkar. Bunlarda zamanının sahip olduğu tüm mühendislik bilgilerini
uygulamış, hatta kimi zaman onları aşan, ileri ***üren tasarımlar
gerçekleştirmiştir. İstanbul'un su sorununu çözmekle görevlendirilmiş,
bentleriyle, tünelleriyle, su yolları ve su yolu kemerleriyle, biriktirme ve
dağıtma yapılarıyla uzunluğu 50 km'yi aşan ve Kırkçeşme adıyla bilinen su
yapılarını gerçekleştirmiştir. Süleymaniye Külliye'sine 53 milyon akçe
harcanırken Kıkçeşme yapılarına 43 milyon akçe harcanmış olması da zamanında
bunlara verilen önemin bir başka göstergesi olmaktadır.

Sinan, köprülerini de en az öteki yapıtları kadar
önemsemiş, toplam uzunluğu 635,5 m'yi bulan Büyükçekmece Köprüsü ile sağlam olduğu kadar güzel de olan bir
yapıt diye övünmüştür. En geniş açıklığı örtecek kubbeyi, en ince ve uzun
minareyi araştırmak, böyle bir minaredeki şerefelere birbirleriyle kesişmeyen üç
merdivenle çıkmayı denemek, bu mühendislik dehasının yaratıcılığını ortaya koyan
örneklerdir. Mimarlık, kimi zaman, içinden çıktığı toplumun genel yapısıyla uyum
içinde olan bir bütünlüğe erişir. Bu, kendi gününün gereksinmelerini kendi
olanaklarıyla karşılayan, ama geçmişin deneyim ve anılarını da içeren bir
bireşimdir

Yapı gereçleri, yapım yöntemleri, elde edilen biçimlerle ve
onlar da yerel-iklimsel koşullarla uyum içindedirler. Bunları birbirlerinden ve
içinde bulundukları toplumsal koşullardan soyutlamak olanaksızdır. Ortaya çıkan
biçimler toplumun büyük bir çoğunluğunca benimsenen simgelere dönüşür. Toplumu
neredeyse yapılarıyla özdeşleştirmek olasıdır. Bu yalnız belli bir yere ve çağa
özgü, başka bir benzeri olmayan bir mimarlık demektir. İşte Mimar Sinan böyle
bir süreç içinde yer almaktadır. Tek tek yapıtlarından çok, mimarlığı uyumlu ve
kendi içinde tutarlı bir bireşime ***ürme yolundaki çalışmalarıyla önem taşır.

Osmanlı-Türk mimarlığı onunla birlikte bireşim sürecini tamamlamış,
arayış aşamasından klasik dönemine geçmiştir. Bu geçiş, biçim olarak kubbeyi,
düzenleme ilkesi olarak da merkezi planlı yapıyı anıtsal bir mimarlığın en
önemli öğesi olan kubbeyi ve ona bağlı taşıyıcılar sistemini en yalın ve açık
biçimde kullanıp onu anıtsal mimarlık düzenlemelerinin çekirdeği durumuna
getirmek Osmanlı-Türk mimarlığının dünya mimarlığına bir katkısıdır. Böylece hem
Doğu, hem Batı ile ilişki içinde olan, Anadolu ve Akdeniz kültürlerine sahip
çıkan bir Osmanlı-Türk İslam mimarlık bileşimi ortaya çıkmıştır.
Bu,
yapıya katkıda bulunan öteki sanatları da etkilemiş, imparatorluğun her yerinde
ki yapı eylemleri için yol gösterici olmuştur.



















YÖNETİCİ ALIMLARI DEVAM EDİYOR! YÖNETİCİ OLMAK İÇİN HEMEN BAŞVURUN!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumyolu.yetkinforum.com
RappeRSRC
Administratör

Administratör



Koç Keçi
Mesaj Sayısı : 449
Kayıt tarihi : 20/04/09
Yaş : 98
Nerden : Anadolunun İzmir-i
Lakap : RappeRSRC
Hayvanınız : 16
Takım : 2
Ruh Halim : 11


MesajKonu: Geri: Türk Büyükleri   C.tesi Mayıs 16 2009, 09:49

Eserleri

Şehzade (Mehmed) Külliyesi, 1543-1548,
İstanbul; Rüstem Paşa Külliyesi, 1544-1555, Tahtakale/İstanbul; Barbaros
Hayrettin Paşa Türbesi, 1546, İstanbul; Hayrettin Paşa Hamamı (Çinili Hamam)
1546, Zeyrek/İstanbul; Mihrimah Sultan Külliyesi, 1547-1548, Üsküdar/İstanbul;
Rüstem Paşa Medresesi, 1550, Cağaloğlu/İstanbul; Süleymaniye Külliyesi,
1550-1557, İstanbul; Zal Mahmut Paşa Külliyesi, 1551-1566, Eyüp/İstanbul; Sinan
Paşa Külliyesi, 1553-1555, Beşiktaş/İstanbul; Kırkçeşme Su Yapıları, 1555-1563,
Alibey Köyü/İstanbul; Haseki Hürrem Sultan (Çifte) Hamamı, 1556,
Sultanahmet/İstanbul; Rüstem Paşa Kervansarayı, 1560, Edirne; Mihrimah Sultan
Külliyesi, 1562-1565, Edirnekapı/İstanbul; Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi,
1564-1569, Lüleburgaz; Büyükçekmece Köprüsü, 1566-1568, İstanbul; Sultan Süleyman
Kervansarayı, 1566-1567, Büyükçekmece/İstanbul; Selimiye Külliyesi, 1567-1575,
Edirne; Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi, 1571-1572, Kadırga/İstanbul; Piyale Paşa
Camisi, 1573-1577, Kasımpaşa/İstanbul; Sultan II. Selim Türbesi, 1574-1577,
Ayasofya/İstanbul; Sokullu Mehmet Paşa Camii, 1577-1578, Azapkapı/İstanbul;
Valide Sultan Külliyesi, 1577-1583, Üsküdar/İstanbul; III. Murat Köşkü, 1578,
Topkapı Sarayı, İstanbul; Kılıç Ali Paşa Camisi, 1580, Tophane/İstanbul; Şemsi
Ahmet Paşa Camisi, 1580,
Üsküdar/İstanbul.


NOT:


Birkaç yıl önce, Suleymaniye
Camii'nin yıkılma tehlikesiyle karsı karsıya kaldığı anlaşılmış. Eğer çözüm
bulunamazsa, koca cami kısa bir zaman içinde yıkılacakmış.
Caminin tüm
taşıyıcı yükü kemerlerindeymis. Bu kemerlerin ortalarında bulunan kilit

tasları zamanla aşınmış.

Ama elde yazılı bir proje olmadığı için
nasıl değiştirileceği bilinmiyormuş.
Hemen Türkiye’nin en yetkin mühendis ve
mimarlarından oluşan bir heyet oluşturulmuş. Ortaya bir sürü fikir atılmış. Her
kafadan bir ses çıkmış ama sonuç alınamamış. Tartışmalar sürerken caminin içinde
büyük bir karmasa sürüyormuş. Ülkenin çeşitli bilim kuruluşlarından bir sürü
mimar, mühendis kemerleri inceliyormuş. Bu adamlardan biri ortalarda dolanırken,
kazara, gizli bir bölme bulmuş. Bölmede,
üzerinde eski yazı olan bir not
varmış. Uzmanlara inceletilen kağıdın orijinal olduğu
belgelenmiş.
Bu
kağıt parçası bizzat Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan bir mektupmuş. Mektupta
yazılanlar tercüme ettirilince ortaya söyle bir metin çıkmış. "Bu notu
bulduğunuza göre kemerlerden birinin kilit taşı aşındı ve nasıl
değiştirileceğini bilmiyorsunuz." Koca Sinan, kademe kademe, kilit taşının nasıl
değiştirileceğini anlatıyormuş. Bu oyuk içinde yer
alan bir sise ve sise
içindeki notta soyle bir sey yaziyormus: "Her kim bu tas eskidiğinde yenisiyle
değistirmek isterse; eski tasın yerine takılacak yeni kilit taşının iki
tarafından yağlı iple taşı bir taraftan sokup öteki taraftan çeksin ve sonra
ipin dışarıda kalan kısımlarını kessin".
Heyet Sinan’ın söylediklerini aynen
yapmış. Suleymaniye camisi böylelikle kurtarılmış. Bu mektup su an Topkapi
Sarayı’nda saklanıyormuş.
Hem okuyalım hem bilgilenelim.
1950-60 arası
bir tarihte inşaat mühendisi, mimar ve jeofizikçilerden Bakanlığı’ndan izin
alarak ülkemizdeki tarihi yapıları incelemeye başlamış. Ayasofya’yı, Yerebatan
Sarnıcını filan gezdikten sonra sıra Sinan’ın kalfalık eseri Süleymaniye
Camisi'yle Sinan’ın öğrencisi Mimar Davut Ağa’nın eseri Sultanahmet Camisi'ne
gelmiş.
Japonlar bu camiler üzerinde günlerce inceleme yapmışlar.
Her
geçen gün şaşkınlıkları daha da artıyormuş. Çünkü Japonlar daha ilk incelemede
camilerin gevsek bir zemin üzerine inşa edildiğini anlamışlar.
Ama bunca
yıl, bu camilerde bir çatlak dahi olmamasına akil sır erdirememişler.
Bunun
üzerine Türkiye programının gerisini tamamen iptal edip, bu iki cami üzerine
yoğunlaşmışlar.

Araştırmalarının sonucunda herhangi bir sarsıntı
sırasında bu iki caminin sabitlenmediğini aksine yerinde oynayarak yıkılmaktan
kurtulabildiği ortaya çıkmış. Minareleri incelediklerinde ise dumurları ikiye
katlanmış. Minarelerin çok daha gelişmiş
bir raylı sistem mekanizması
üzerine oturtulduğunu ve her yöne yaklaşık 5 derece
yatabildiğini görmüşler.

Daha derin araştırma yapmak için Edirne'ye, Sinan’ın ustalık eseri Selimiye
Camisi'ne gitmişler. Oradaki olağanüstü sistemleri görünce iyice dumur olmuşlar.
Selimiye'nin tüm sırlarını aylarını harcayarak çözmüşler. Japonya'ya
döndüklerinde ise Sinan’ın sırlarını uygulamaya sokarak şehirlerini Sinan’ın
kullandığı sistemlerle kurup
muazzam gökdelenler dikmişler. Yani su an
gelişmiş ülkelerin gökdelen yapımında
kullanılan çoğu sistem, yüzyıllar önce
Sinan’ın geliştirdiği mekanizmalarmış.
Bir gün Selimiye Camii'ne girenler,
kubbenin altında bir Japon'un ayaklarını kıbleye doğru uzatmış sırtüstü
yattığını görmüşler.
Tabii hemen Japon'u, "Burası kutsal bir yer. Bu şekilde
yatmak bizim inançlarımıza göre saygısızlıktır. Lütfen oturun veya ayakta durun"
diyerek uyarmışlar.
Ancak, Japon trans vaziyetteymiş, gözlerini kubbeden
ayırmadan şöyle sayıklıyormuş: "Bu imkansız. Ben yılların mühendisiyim. Bu kubbe
var olamaz. Hayal görüyorum. Bu kubbenin orada o şekilde durması fizik ve
matematik kurallarına aykırı. Bu imkansız, orada hiçbir sey yok, orada hiçbir
sey yok..."
Selimiye camisisinin zemini gevsek toprakmış. Bu nedenle
minarelerinin yakın zamanda yıkılacağı fark edilmiş. Uluslararası bir grup bilim
adamı toplanmışlar. Nasıl kurtarırız bu tarihi minareleri diye kafa kafaya
vermişler. Sonuçta en son teknoloji olan ****l kelepçelerle minarelerin
temellerini sabitlemenin en iyi çözüm olduğuna karar
vermişler.

Minarelerin temellerini acınca, koymayı düşündükleri kelepçelerin aynısıyla

karsılaşmışlar. Mimar Sinan bilmem kaç yüzyıl önce ayni şeyi düşünmüş
meğerse.
Mimar Sinan’ın Selimiye Camii'nin kubbesini o genişliğe oturtmak
için 13 bilinmeyenli bir denklemi matematiğin bilinen 4 ana işleminden farklı
beşinci bir işlem yaratarak çözdüğü söylenir. Ayrıca minarelerin şerefelerine
çıkanların yolda birbirlerini görmemeleri ise büyük bir bir dehanın ürünüdür.
Almanlar ayni sistemi meclislerinin
önündeki dev kürede kullanmışlar. Mimar
Sinan bu sistemi 2 metre çapındaki
minarelere yüzyıllar önce monte
edebilecek bir dehadır. Almanların dehası ise, o
çirkin ****l yığınına
Selimiye'den fazla turist çekebilmelerindedir..
Gizemcilik, gizeme gizem
katmak değil, açıklamaya çalışmaktır.



















YÖNETİCİ ALIMLARI DEVAM EDİYOR! YÖNETİCİ OLMAK İÇİN HEMEN BAŞVURUN!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumyolu.yetkinforum.com
RappeRSRC
Administratör

Administratör



Koç Keçi
Mesaj Sayısı : 449
Kayıt tarihi : 20/04/09
Yaş : 98
Nerden : Anadolunun İzmir-i
Lakap : RappeRSRC
Hayvanınız : 16
Takım : 2
Ruh Halim : 11


MesajKonu: Geri: Türk Büyükleri   C.tesi Mayıs 16 2009, 09:49

YUNUS EMRE





Büyük halk
şairi ve mutasavvıfı olan ve şiirleri Türk halkının yüzyıllar boyu mânevi besin
kaynağı olan Yunus Emre’nin hayatı efsânelerle doludur. O, ne zaman yaşamış,
nerede yaşamış ve ne zaman ölmüştür; bunlar kesin olarak belli değildir. Bolu
veya Sivrihisar’da doğduğu rivayet edilir.

Yunus’un ümmî yani hiç
okumamış olduğu rivayeti meşhurdur. Düzenli bir eğitim görmediği yazılarındaki
dil hatalarından da çıkarılabilir. Ancak eserleri okunduğuna, onu cahil saymaya
imkan olmadığı anlaşılır. Yazıları pek çok şey bildiğini, zamanının kıymet
hükümlerini, inanış tarzlarını pek iyi kavradığını gösterir. Şiirlerinde dilce
ve fikirce anlaşılmayan, izaha muhtaç parçalar mevcuttur. Fakat içlerinde pek
açık, gayet doğal, özellikle düşündürücü olanları çoktur.

Yunus
şiirleriyle, ilâhileriyle, efsâneleriyle Türk halkının yüzyıllarca hâfızasında
yer etmiş, dilinde canlanmış, ruhunda yaşamış ve göz yaşlarında akmıştır.


Yunus Emre, büyük, engin ve içten bir halk şâiridir. O, temiz bir Türkçe
ile halka Allah sevgisinin erişilmez heyecanını duyurmağa uğraşmış ve bunda da
başarılı olmuştur. Ona göre, tabiatta her şey Allah’ı aramakta ve Allah’ı
anmaktadır.

Yunus’ta derin bir tasavvuf kültürü görülür. O, Oğuz
lehçesinin en güzel eserlerini vererek Türk halk dilini edebi bir dil durumuna
getirdi. Yaşadığı dönemde Farsça edebî dil, Arapça ise ilim dili idi. Yunus
Emre, sade ve basit bir dille ilâhî düşüncelerin en güzel anlatımını verdi.

Benim burda kararım yok,
Ben burdan gitmeye geldim.
Bezirgâmım
****ım çok
Alana satmaya geldim.

Ben gelmedim dava için
Benim
işim sevgi için
Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya
geldim.
diyen, gönüller ikliminin güneşi, büyük âşık Yunus Emre için
yazılanlar diziye gelmez, koca bir kütüphaneyi doldurur. Aslında o yüzyılları
kucaklar. Yüzyıllar onu söyler, seven ve sevilen gönüller, yüzyıllardır onu
söyleşir. O, yüzyılların, âşk yüklü dertli dolabıdır inleyen...
Benim adım
dertli dolap
Suyum akar yalap yalap
Böyle emreylemiş çalap
Derdim
vardır inilerim.
Suyum alçaktan çekerim,
Dönüp yükseğe dökerim,
Görün
ben neler çekerim
Derdim vardır inilerim.

Yunus Emre’nin yaşadığı
devir, Anadolu'nun içine dönük, umutsuz, bezgin bir dönemidir. Moğol akınları
karşısında yenik düşen Anadolu Selçuklu Devleti, Türkmen Boylarının ikide bir
ayaklanmasıyla tümden güçsüz kalmış, halktan koparak, kendi derdinde, kendi
yaşantısını sürdürme çabasına düşmüştür. Üst üste gelen kıtlık ve sürekli
kuraklıklar, bitkin ve ezik halkın yaşama umudunu kırmıştı.

Halk, gerçek
mutluluğun ölümden sonra var olacağını, bu geçici dünyada, arı-duru bir gönülle
Tanrıya yönelmeyi. telkin eden mutasavvıf şeyhlerin çevresinde küme küme
toplanmıştır. Yunus, bu ortamda, bir aşk ve sevgi güneşi olarak Anadolu'da
doğmuş, umutsuzlara umut vermiş, Anadolu'nun gönlü ve dili
olmuştur.

Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni
Seherlerde
kuşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni.

Mevlâsını, her yerde, her zaman
çağıran Yunus, gençlik yıllarında büyük mutasavvıf Mevlâna Celâleddin'in sohbet
meclislerine katılmış:

Mevlâna Hüdavendigâr bize nazar kılalı
Onun
görklü nazarı gönlümüz aynasıdır,

beytiyle himmet nazarının gönlüne ayna
olduğunu söylemiştir.
Çeşitli söylentiler, Yunus Emre'nin yaşantısına renk
katar. Bir kıtlık günü Hacı Bektaş-ı Velî'nin dergâhına varmış, buğday istemiş.
Ona, buğday yerine “himmet” teklif edilmiş. “Hayır, demiş buğday isterim.”
Çuvallarını buğdayla doldurmuşlar. Köyüne dönerken yarı yolda aklı başına
gelmiş. Geri dönerek Hacı Bektaş'tan “erenler himmeti” dilemiş. “Senin kısmetin
Taptuk Emre'dedir” demişler ve Taptuk Emre'ye ısmarlamışlar.

Yunus, tam
kırk yıl Taptuk Emre'nin Dergâhı'na odun taşımış. “Taptuk Dergâhı'na odunun
eğrisi bile gerekmez” diyerek, kırk yıl tek bir eğri odun getirmemiş. Sonunda,
muradına ermiş ve kendisine izin verilmiş.

Dirildik pınar olduk,

İrkildik ırmak olduk,
Aktık denize daldık,
Taştık
Elhamdülillâh.
Taptuğun tapusunda,
Kul olduk kapısında,
Yunus miskin
çiğ idik
Piştik Elhamdülillâh.

diyerek, diyar diyar dolaşmış, içinde
yanan ateşin közüyle, şiirler söylemeğe başlamış.

Bundan sonra, Yunus'un
gönlünde ilâhî aşk'tan başka bir şeye yer yoktur artık. Bu aşkın potasında yanıp
yakılmakta, bu yanışın iniltileri Yunus'u ozanlaştırmaktadır.

Artık Yunus
yok, ortada aşk var, aşkın terennümleri var. Yunus, bu aşk harmanında savrulan
buğday taneleri gibi estikçe aşk, döküldükçe aşk:

Aşkın aldı benden beni

Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün'ü günü
Bana seni gerek
seni

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum

Bana seni gerek seni...

Yunus Emre, Anadolu'da doğan, yine Anadolu'da
batan bir tasavvuf güneşidir. Yaşadığı çağda Türkçe bir kenara itilmiş, hor
görülmüşken, Yunus, Türk dilini, bütün incelik ve güzellikleriyle sırtlamış,
ayağa kaldırmış, kendinden sonra gelen ozanlara öncülük etmiştir.

Yunus
Emre’nin dili, Anadolu'nun öz dilidir. Anadolu Türklüğünün yüreği Yunus'ta
çarpar, bu yürek, tüm kükrekliğiyle Yunus'ta dile gelir :

Gönlüm düştü bu
sevdaya
Gel gör beni aşk neyledi
Başımı verdim kavgaya
Gel gör beni
aşk neyledi.
Ben ağlarım yana yana
Aşk boyadı beni kana
Ne âkilim ne
divâne
Gel gör beni aşk neyledi.

Onun doyumsuz sevgisinde, tüm
insanlığın sesini duyarsınız. Bu seste gerçek inanç, Tanrı sevgisi, insan değeri
ve var olmanın sevinci vardır. Tüm kötülüklerden arınmış, duru bir gönülle
seslenir insanlığa:

Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kindir bizim

Biz kimseye kin tutmayız
Kamu âlem birdir bize...

derken,
insanları anlayış ve dayanışmaya, birliğe ve dirliğe davet eder. Onun bu çağrısı
“sevgi” ocağınadır. Seslenir:

Gelin tanış olalım,
İşi kolay
kılalım.
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz.

Yunus Emre’nin
bilinen iki eseri vardır. Biri, Risaletü’n-Nushiyye ya da (Öğüt Risalesi) adıyla
aruz ölçüleri içinde yazılmış, tasavvufî, ahlâkî, dinî bir eserdir. Ötekisi ise,
asıl büyük şiir gücünü yansıtan Dîvân’ıdır.

Son araştırmalara göre, Yunus
Emre, 1321 yılında, yetmiş yaşlarında olduğu halde, hayata gözlerini kapamıştır.
Porsuk suyu ile Sakarya’nın birleştiği yerde bir zaviyesi olduğu ve oraya
gömüldüğü rivayetler arasındadır. Bursa’da gömülü olduğu da
söylenir.

Erzurum’daki Tuzcu Köyü yakınında, Manisa’nın Salihli ve Kula
kazaları arasındaki Emre Köyü’nde, Keçiborlu kasabası civarındaki bir köyde
Yunus Emre’nin mezarı diye gösterilen yerler varsa da onun asıl mezarının seven
ve sevilenlerin gönlü olduğu bir gerçektir.

UNESCO, 1971-1972 yılını
bütün dünyada Yunus Emre Yılı olarak kabul etmiştir.

Biz dünyadan gider
olduk
Kalanlara selâm olsun.
Bizim için hayır dua
Kılanlara selâm
olsun
Ecel büke belimizi
Söyletmeye dilimizi
Hasta iken hâlimizi

Soranlara selâm olsun
Tenim ortaya açıla
Yakasız gömlek biçile

Bizi bir âsân vechile
Yuyanlara selâm olsun
Selâ verile kasdımıza

Gider olduk dostumuza
Namaz için üstümüze
Duranlara selâm
olsun.
Derviş Yunus söyler sözü
Yaş dolmuştur iki gözü
Bilmeyen ne
bilsin bizi
Bilenlere selâm olsun.



















YÖNETİCİ ALIMLARI DEVAM EDİYOR! YÖNETİCİ OLMAK İÇİN HEMEN BAŞVURUN!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumyolu.yetkinforum.com
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Türk Büyükleri   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Türk Büyükleri
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
ForumYoLu :: Genel Kültür :: Tarih-
Buraya geçin: